ANASAYFADUYURULARAYLIK BULTENARSIVPROJEULUSLARARASIILETISIM



.




Gıda Egemenliği Yoksa, Yaşam Yok


Prof.Dr. Tayfun ÖZKAYA


Ahmet Bey semt pazarında alışveriş yaparken geçen yıl GDO’ya Hayır Platformunun “canavar domates” balonu kampanyasında tanıştığı Özgür ile karşılaştı. Ahmet Bey hemen sohbete başladı.
- Merhaba Özgür, geçen yıl kampanyanızda bizi çok aydınlattınız. Seni gördüğüme çok sevindim.
- Teşekkür ederim Ahmet Bey. Ancak ne yazık ki ülkeye hızla GDO’lu mısır ithal ediliyor. Mısırdan şeker bile üretiyorlar, yemi, yağı derken GDO’lu mısır; içeceklerden, tatlılara kadar yüzlerce ürün ile halkımızca fark edilmeden tüketiliyor..

- Evet. GDO’ların en azından alerjileri çoğalttığı dünyada ispatlanmış. Diğer zararları konusunda uyarıcı araştırmalar olduğunu da duyuyoruz. Bir de son zamanlarda “gıda egemenliği” diye bir şeyden söz ettiğinizi bizim oğlan web sayfanızda okumuş. Bu arada pirinç, bulgur her şey hızla pahalılaşıyor, sence gıda egemenliğini kaybediyor muyuz?
- Gıda egemenliğinin halkın egemenliğinin bir parçası olması gerektiğini demek istiyorsan sonuna kadar haklısın. Gıda egemenliği aslında temel bir insan hakkıdır aynı zamanda.
- Bakanlarımız, birçok bürokratımız “gıda güvenliğini” destekliyoruz diyorlar. Gazetelerde okudum, Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü (kısaca FAO) yetkilileri de desteklediklerini söylüyorlarmış. Gıda egemenliği ile gıda güvenliği aynı şey mi?
- Aynı şey değil. Güçlüler gıda güvenliği derken bir ülkenin yeterli gıdayı satın alabilmesini yeterli görüyorlar. Gıda üretiminde kendine yeterli olmasalar da bazı ülkelerin şimdilik döviz gelirleri gıda ithal etmelerini sağlayabiliyor. Bu ülkeler bu çevrelerce gıda güvenliği açısından yeterli sayılıyor. Gıda egemenliği halkların ve toplulukların kendi biricik çevrelerine ekolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan uygun olacak şekilde, kendi tarım, işgücü, balıkçılık, gıda ve arazi politikalarını belirleyebilmeleridir. Bu gıda ve gıda üetim haklarının ticari konular üzerinde önceliği olduğu anlamına da gelir.
- Gazetelerde okuyoruz, gıda güvenliği olduğu söylenen bazı ülkelerin tarım toprakları çölleşiyor, köylüler zor durumdalar.
- İşte o zaman bu çiftçiler ve GDO’lu tohumlarla üretilmiş veya tarım ilaçları, kimyasal gübrelerle kirlenmiş gıdaları tüketmeye mecbur kalan tüketicilerin gıda egemenliğinden söz edemiyoruz.
- Yani gıda egemenliğinde çiftçiler, tüketiciler ve çevreyi korumak isteyen herkesin gıda alanında bir egemenliği olmalı, gıda egemenliği bu hakkın kullanımıdır mı diyoruz.
- Kesinlikle öyle. Hâlbuki biliyorsun, dünyanın egemenleri Türkiye dâhil birçok ülkeye tarım ürünlerinin gümrüklerini düşürmek için çok baskılar yaptılar. Borçlu bırakmak bunu sağlamak için kullanılan yöntemlerden biri.
- Evet. Mesela Türkiye’nin buğdayın anavatanı olduğunu biliyorum. Ama Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve bizdeki küreselleşmeci neoliberaller Türkiye’nin buğday, süt, et ithal eden bir ülke olmasını istiyorlar. Toprak Mahsulleri Ofisi Dünya Bankasının baskısı ile küçültüldü. Benim kardeşim çiftçidir. Eskiden kasabasında Ofisin alım yeri vardı, çoktandır kapatıldı. Ofis eskisi kadar alım da yapmıyor. Kardeşim mecburen ürettiği buğdayı ucuza satıyor. Neoliberal olduğu bilinen bütün televizyonlara çıkarılan hani o sakallı profesör “buğday ithal edelim, köylü bizi sömürüyor” demekte idi. İstedikleri gümrükleri sıfırlamak herhalde. Hâlbuki şimdi dünyada da buğday, pirinç fiyatları arttı. Onlara tam olarak uysaydık şu anda mahvolmuş idik. Ancak durum iyi sayılmaz. Tarım Reformu Uygulama Projesi denilen projeyi Dünya Bankası önermiş idi değil mi?
- Evet. Hatta Tarım Bakanlığı yetkilileri toplantılarda bunun İngilizcesi adının kısaltması olan ARIP’i kullanıyorlar çoğu zaman. Adı reform olan bu proje tarımı bitirme projesi.
- Yabancıların bizim için tasarladığı bu tarım politikası aslında üretmememizi istiyor. Dekara verdikleri parayı, yani doğrudan gelir desteği dedikleri şeyi 7 YTL’ye düşürdüler. Kardeşim mazot, gübre, ilaç fiyatları artarken buğday fiyatlarının artmamasından şikâyet ediyor. Hatta geçenlerde “tarlayı boş bıraksam daha iyi olacak galiba, başka bir iş bulmam lazım” diyordu.
- Evet. ABD ve Avrupa Birliği (AB) ülkeleri çıkarlarını en önde tutan örgütlerin de aslında bizden istediği bu. Biz üretmeyelim. ABD ve AB bize satsın istiyorlar.
- Bunlar ABD ve AB çiftçilerinin çıkarlarını mı düşünüyorlar sence?
- Aslında korudukları ABD’nin, AB’nin ve diğer gelişmiş ülkelerin dev tarım şirketleri. Bunlar tohum, tarım ilacı, kimyasal gübre satıyorlar, hatta çoğu bunların hepsini birlikte yapıyor. Bir kısmı ise buğday, pirinç, mısır gibi birçok tarım ürününü çiftçiden satın alıp, işleyerek veya olduğu gibi kendi ülkelerinde satıyor veya dünyaya ihraç ediyorlar.
- Peki, kendi ülkelerinde çiftçilere ne oluyor?
- Bu ülkelerde özellikle ABD’de eskiden devlet kurumları ürün de satın alırlardı. Yeni tarım politikalarında bunu bıraktılar veya hızla bırakıyorlar.
- Eee? Ne oluyor o zaman? - Bu ülkelerde çiftçi ürününü satacak ya bir ya da iki firma bulabiliyor. Firmalar fiyat veya bölgeler konusunda anlaşıyorlar, o zaman fiyatlar baş aşağı gidiyor. Yani aslında aynı bizdeki gibi. SEK’in özelleşmesi sonrası üreticiler dört tane yabancı şirketin eline düşmüştü. Üreticinin sattığı sütün fiyatı artmazken tüketicinin aldığı sütün fiyatı rekor hızla artıyor. Tadı da rezalet. Bir “çiftçimiz sütün ruhunu yok ediyorlar” diyordu.
- Peki, o zaman ABD’de ve AB’de de çiftçiler toptan iflas etmesi gerekmiyor mu?
- İşte burada devlet veya AB kurumları devreye giriyor ve çiftçiye bir prim veriliyor. Genellikle bizde olduğu gibi değil, belli bir ürünü (örneğin buğday) üretmesi için bu prim ödeniyor. Bizdeki gibi ne ekersen ek şeklinde dekara ödenmiyor. Böylece çiftçinin çoğu zaman maliyetininin birazcık üzerinde bir gelir elde etmesi sağlanıyor. Tabii bu işin maliyetini de vatandaşlar ödüyor. Aslında birçok çiftçi her yıl iflas ediyor ve sayıları sürekli azalıyor.
- Yani orada da çiftçi kaybediyor, şirketler kazanıyor.
- Tabii, ancak gene de onların çiftçilerinin durumunun ülkemizdekinden biraz daha iyi olduğu söylenebilir.
- Yani aslında destekleme sistemi büyük şirketleri koruyor ve onların çok ucuza ürün satın almasına yol açıyor. Şirketlere devlet başka destekler de yapıyor mu?
- İhraç edilen tarım ürünlerinde destek var. Örneğin pamukta ABD örneğin Türkiye’deki ithalatçılara düşük faizli, uzun vadeli kredi açıyor.
- Bu aslında serbest dedikleri piyasa sistemine de aykırı değil mi?
- Serbest piyasanın sadece adı var. Aslında tekelci şirketlerin hegemonyası söz konusu. Bu hegemonyayı destekleyen de devletleri. Braudel adlı bir bilim insanı “kapitalizm piyasalara dayanan bir sistem değildir, piyasalar üzerinde hegemonyaya dayanan bir sistemdir” demişti.
- Gazetelerde geçen yıl ABD’nin pirinçte Türkiye’yi Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) şikâyet ettiğini okumuştuk. Bu ne biçim iş?
- Türkiye pirinç ithal edenlere belli bir oranda yerli pirinç alımını da zorunlu tutmuştu. Bunu ABD kabul etmedi. Hâlbuki ABD kendisi pirinci ve buğdayı %26, pamuğu %46 dampingle satıyor.
- Damping ne?
- Ürünü maliyetinin altında satmak. Bu aslında DTÖ tarafından yasaklanıyor.
- O zaman niye ABD’yi yasaklamıyorlar?
- Önce bu ülkeler dampingin tanımını istedikleri gibi yapıyorlar. Sonra ABD güçlü ülke, ABD’yi şikâyet etmek kolay olmuyor.
- Ee tabii, ABD’den kredi alan ülkelerin eli kolu bağlı.
- Cari açık denilen ülkenin kazandığı dövizlerle, harcadığı dövizler arasındaki fark gittikçe büyüyor, o zaman sıcak para akışı ülke finans durumunu çok kırılgan yapıyor.
- Sıcak para için üstelik ülke olarak dünyada rekor düzeyde faiz ödüyormuşuz.
- Doğru. Bu akış bir kesilirse ekonomik kriz ortaya çıkabilir. İstenirse birkaç büyük spekülatör bu krizi başlatabilir.
- O zaman, biz istediğimiz gibi buğday, pirinç üretemiyoruz demektir.
- Tabii, bu durumda gıda egemenliğimiz yok demektir.
- Geçenlerde televizyonda ABD pirinci ile rekabet edemeyen Kore çiftçilerinin protestosunu görmüştüm. İflas eden çiftçiler intihar ediyormuş.
- ABD’li çiftçinin elinden pirinci ucuza kapatan şirketler bu ürünü maliyetinin altına yani dampingle dünyaya satıyorlar. Bu sistemin devam etmesi için çiftçiye verilmesi gereken pirimi de devletleri veriyor. Tabii bu para aslında kendi vatandaşlarının cebinden çıkıyor.
- Bunlar DTÖ’de ne yapmaya çalışıyorlar.
- Gelişmekte olan ülkelerde tarım ürünleri gümrüklerini yok etmeye, devletin destekleme alımı yapmasını sonlandırmaya, çiftçiden ürün alan devlet kuruluşlarını özelleştirmeye çalışıyorlar ve konularda epeyce yol aldılar. Örneğin Türkiye’de SEK, Tekel özelleştirildi. TMO küçültüldü. Böylece gelişmiş ülkeler şirketleri gelişmekte olan ülkelerin tarım üretimlerini yok edecek. Çiftçiler kentlere göç edecek. Türkiye’de de bu yolda gidiyor. Kentlerde de aslında iş yok. Köylü perişan oluyor.
- Bu durum dünya için bir felaket değil mi?
- Dünyada gelişmekte olan ülkelerde üç milyar çiftçinin yok olması söz konusu.
- Sadece çiftçiler mi kaybedecek?
- Tüketiciler ve bütün dünya kaybedecek.
- Nasıl?
- Bir kere çiftçiler kentlere kovulunca, şirketler ürün satış fiyatlarını hızla arttıracak, tüketici bu fiyatlara yetişemeyecek. Dahası şirketler kırsal alanlara sadece kâr gözlüğü ile bakacak. Endüstriyel tarım dediğimiz tarımsal ilaca, kimyasal gübreye dayalı doğayı kirleten yok eden teknikler kullanacaklar. Dahası bunlar tarım işçilerine de en düşük ücretleri verecek. Bu durumu ABD’de şimdiden Meksika kökenli işçileri aşırı sömüren tarım şirketlerinde görüyoruz. Bir de aşırı tek ürünleşme (monokültür da deniyor) olacak.
- Ne demek bu?
- Aynı bölgede birçok ürünün ve hayvancılığın yapılmasının tersi, yani bir veya iki üründen başka aynı bölgede başka ürün ekilmemesi.
- Sonuç ne olacak?
- Üç sonucu var. Birincisi: Çevreye etkiler. Zararlı ve hastalıklar çok yoğunlaşacak. Bu da daha fazla tarım ilacı kullanılması demek. Bu çalışanların sağlığını tehlikeye attığı gibi, ürünlerin kanserojen olmasına da yol açacak, ayrıca içme suları ve genel olarak çevre kirlenecek. Böylelikle tüketici de kaybedecek. Erozyon şiddetlenecek. İkincisi: Birçok çiftçinin bu yoğunlaşma yüzünden de işlerini kaybedecek olması. Örneğin buğday üretemeyecek, hayvancılık yapamayacak çiftçiler de kentlerin yolunu tutacak ve işsizler arasına katılacak. Üçüncüsü: Gıdalar tüketiciye gelmek için çok uzun yollar kat edecekler. Pirinç ve buğday ABD’den, süt Almanya’dan gelince sadece artan petrol fiyatları nedeniyle bile fiyatları sürekli artacak. Ayrıca bu durumda da aşırı petrol ürünleri kullanımı nedeniyle çevre gene kirletilecek.
- Şirketler bu kadar güçlenince tarım girdileri ne olacak?
- Tohumu ele alalım. Yerel tohumlar yok ediliyor. ABD’de yerel çeşitlerin %90’lar düzeyinde yok olduğu biliniyor. Tohumları sadece şirketler satınca özellikle sebze tohumlarını altından daha pahalı satıyorlar.
- Kardeşim görmüş. Domates tohumunun gram fiyatı 50 YTL imiş. Tohum satıcısı akşam tohumları çelik kasaya saklıyormuş.
- İyi de, çiftçi bilerek bu tohumu alıyor.
- Bütün sistem şirketlerin bu tohumları satmasına dayalı işletiliyor.
- Nasıl yani?
- Büyük marketler çok uzaklardan ürün getirebiliyor. O zaman ürünler gösterişli, seyahate dayanıklı fakat lezzetsiz ve besin değerleri açısından fakir oluyor. Alıcı şirketler de az sayıda olunca çiftçinin ne üretmesi gerektiğini onlar belirliyor. Tüketici gıdaların besin değerini kaybettiğinden ve ilaçlarla vb. tarım kimyasalları ile kirletildiğinden habersiz. Çaresiz markette güzel görünen ve ucuz gördüğü sebze veya meyveyi satın alıyor.
- ABD ve Ab ülkelerinde bu konuda durum daha iyi değil mi?
- Bazı açılardan onlar daha kötü. Sebze meyvelerin tamamı yakını şirket tohumu. Bunlar seyahate dayanıklı ama lezzetsiz ve besin değerlerinde örneğin elli yıl öncesine göre büyük kayıplar var. Türkiye gibi ülkelerde hala yerel çeşitler var. Köylü pazara mal getirebiliyor. Hala birçok sebze ve meyvemiz çok lezzetli.
- Gerçekten, Amcamın oğlu Almanya’da yaşıyor. Geçen sene onları ziyaret ettik. Marketten aldığımız patlıcan saman gibi idi. Sonunda Türkiye’den gelen patlıcanları Türk marketlerinden aldık da ağız tadı ile bir karnıyarık yiyebilmiş idik.
- Ancak Türkiye’de de aşırı ilaç ve gübre kullanımı artıyor. Hasattan biraz önce ilaçlayanlar da var.
- Bazı çiftçiler yerel tohumlarla, ilaç ve kimyasal gübre atmadan yetiştirdikleri ürünleri sadece kendileri yiyorlar. Şirket tohumları ile ürettiklerini ise satıyorlar.
- İşte herkes bu gibi çiftçilerin kendileri için yetiştirdiği ve kaybolmakta olan ürünler gibi temiz ve lezzetli ürünleri yemek hakkına da sahip olmalıdır.
- İyi de o zaman bazıları diyorlar ki “dünyada açlık var, böyle yetiştirilen ürünler herkese yetmez.
- Dünyadaki açlık teknik bir sorun değildir. Politik bir sorundur. Gelir dağılımının dengesizliği ile ilgilidir. Bugün dünyada herkese yetecek kadar gıda üretiliyor. Ancak birçok köylünün eline geçen fiyat tüketicilerin ödediğinin %5’i düzeyinde bile olabiliyor. ABD gibi gelişmiş ülkelerin ortalaması olarak kişi başına tüketilen et, süt gibi hayvansal proteinlerin miktarı sağlıklı yaşamaları için gerekenin üç misli. Tabii bu ortalama. Yoksa ABD’de de yatağa aç giren milyonlarca insan var. Gelişmekte olan ülkelerde ise bu miktar ihtiyaca eşit. Dünyada üretilen hububatın ancak yarısı insan boğazından geçiyor. Çoğu hayvan yemi olmakta. Şimdi bir de etanol gibi biyoyakıtlar çıktı. Mısırın, şeker kamışının bir kısmı alkol üretmek için kullanılıyor ve arabaların deposunda yakılıyor.
- Bu çok mu gerekli?
- Aslında daha çok ABD’nin petrol konusundaki bağımlılığını azaltma kaygısından yapılmakta.
- Bu petrol uygarlığı dünyayı batıracak.
- Çok doğru, tarımın bile küresel ısınmaya yol açan sera gazlarına katkısının %20-30 dolayında olduğunu FAO saptamış.
- Tarımda petrol; yakıt olarak, tarım ilaçları, kimyasal gübre hammaddesi olarak kullanılmakta. - Aslında bir bakıma petrol yiyoruz denebilir.
- Çok doğru. Bu petrole dayalı uygarlığın sonu yok. Yeni bir dünya ve üretim sistemi kurmak zorundayız.
- Geçen sene canavar domates balonunun yanında organik tarım yapan bir arkadaşınız vardı. “İlk iki üç sene verim düşüklüğü olur, sonra verim daha bile yüksek olur” demiş idi.
- ABD’de yapılmış bir araştırma da bunu ispatlıyor. Yirmi iki yıl süren bir araştırmada aynı sonuçlar saptanmış. Üstelik kurak geçen yıllarda endüstriyel tarıma göre sonuçlar daha iyi. Sürdürülebilir tarım veya permakültür denilen tarım sistemleri de çok iyi sonuçlar veriyor.
- Nedir onlar?
- Sürdürülebilir tarımda ilaç ve kimyasal gübre sıfırlanmaya çalışılır ancak zorda kalındığında bilinçli ve kontrollü bir şekilde ilaç kullanmaya izin vardır.
- Hasta olduğumuzda antibiyotik kullanmamız gibi.
- Evet. Ama hayvancılıkta düzenli bir şekilde yemlerine antibiyotik katılan, düzenli hormon uygulanan hayvanlar var.
- Bu çok kötü. Permakültür nedir?
- Bütün bir yaşamın sürdürülebilir hale getirilmesi. Yalnızca tarım üretimi değil konut, ısınma vb. bütün yaşamın sürdürülebilir olması. Örneğin kredi bağımlılık yaratacaksa kırsal kesim finansman sorununu kendi içinde çözer. - Kısa vadede ne yapalım sence.
- Yok olan yerel tohumları koruma altına almak için çabalamalıyız. Tarım Bakanlığı biyogüvenlik yasasını GDO’yu kapsayacak şekilde çıkartmayı planlıyor.
- GDO bir kere yayılırsa geri dönüşsüz zararlar veriyor. Mutlaka engellemeliyiz.
- Evet, yapacağımız çok şey var. Çiftçi kardeşin de bize katılmalı. - Benim de yapacağım çok şeyler var. GDO’yu bütün tüketicilere öğretmeliyiz.

- Prof.Dr. Tayfun ÖZKAYA'nın Diğer Yazıları.

- Sınırıma Dokunma
- Genetiği Değiştirilmiş Bitkiler Halka ve Doğaya Karşı
- Domuz Gribini Et Endüstrisi Doğurdu.